Adaletin Önündeki Uzun Yol: Dava Nakilleri / Saniye Karakaş

SANİYE KARAKAŞ

Görümlü Davası yarın  Şırnak’ta başlayacak. Dava, Şırnak’ın Silopi ilçesi Görümlü köyünde 6 köylünün jandarmalar tarafından gözaltına alınıp kurşuna dizilmeleri ile ilgili. Davanın ilk duruşması, davayla ilgili nakil talebi hakkında karar verilecek olması nedeniyle önemli.
Kural olarak, bir davaya bakma yetkisi Ceza Muhakemesi Kanununun 12. maddesi gereğince, suçun işlendiği yer mahkemesine aittir. Dava nakilleri ile ilgili yasal düzenleme ise, Ceza Muhakemesi Kanununun 19. maddesinde yer almaktadır. İlgili maddeye göre, bir dava hakkında nakil kararı verilebilmesi ancak iki durumda söz konusu olabilir; ilki, yetkili hakim veya mahkemenin hukuki veya fiilî sebeplerle görevini yerine getiremeyecek durumda bulunması, ikincisi ise, kovuşturmanın, görevli ve yetkili olan mahkemenin bulunduğu yerde yapılmasının kamu güvenliği için tehlike oluşturmasıdır.

Görümlü Davası ve güvenlik güçlerinin işlediği suçlarla  ilgili diğer davaların nakil edilmesi taleplerinde, yargılamanın görevli ve yetkili olan mahkemenin bulunduğu yerde yapılmasının kamu güvenliği için tehlike oluşturacağı gerekçe olarak ileri sürülmektedir. Uğur Kaymaz, Şerzan Kurt, Çaldıran İnfazları ve Musa Çitil davaları, bu gerekçe ile başka şehirlere nakledilen davalardan sadece birkaç tanesidir. Peki bu tür davaların asıl yetkili mahkemeler dışına taşınmasının esas nedeni, gerçekten kamu güvenliği bakımından tehlike oluşturmaları mıdır?

Kamuoyunda bu davaların başka şehirlere taşınmasının asıl amacının failleri korumak ve davaların cezasızlıkla sonuçlanmasına yol açmak olduğuna dair genel bir kanı oluşmuştur. Şu ana kadar nakledilen davalarla ilgili verilen kararlar ve yargılama süreci boyunca yaşanan gelişmeler maalesef bu kanaati doğrulamaktadır. Söz gelimi, Trabzon’a nakledilen Gazi Davası ve Afyon’a nakledilen Metin Göktepe Davasında, fail polisler hakkında çok az cezalar verilmiş, Eskişehir’e nakledilen Ahmet ve Uğur Kaymaz Davasında ise polisler, meşru müdafaa gerekçesiyle beraat ettirilmişti.[1] Ahmet ve Uğur Kaymaz Davasında, davayı izlemek için Eskişehir’e giden yakınları ve sivil toplum örgütü temsilcileri, Ülkü Ocakları üyeleri tarafından saldırıya uğramıştı. Bunun nedeni, nakil için seçilen şehirlerin genellikle sivil toplumun güçlü olmadığı ve milliyetçilik duygularının yoğun olduğu şehirler olmasıdır. Eskişehir’e nakledilen Şerzan Kurt davasında, Şerzan Kurt’un babası bu nedenden dolayı, davanın neden İzmir’e değil de Eskişehir’e nakledildiğini sormuştu. Musa Çitil Davasının nakledildiği Çorum’un ise, milliyetçi hareketin en güçlü olduğu şehirlerden biri olduğu bilinmektedir. Zira, Çorum en son 24 Haziran 2013 tarihinde mevsimlik Kürt işçilere saldırı olayıyla gündeme gelmiş ve saldırı bir kişinin ölmesi ve iki kişinin yaralanması ile sonuçlanmıştı.

Ayrıca bu davalarla ilgili nakil kararları verilirken, faillerin menfaatleri mağdurların menfaatlerinden daha üstün tutulmakta ve bu durum mağduriyeti daha fazla artırmaktadır. Nakil kararları, mağdur tarafın görüşü alınmadan verilmekte ve nakiller, mağdurlar açısından ulaşımın güç olduğu yüzlerce kilometre uzaklıktaki şehirlere yapılarak, mağdurların ve yakınlarının duruşmalara katılımı önünde ciddi  engeller oluşturulmaktadır. Mağdur yakınlarının her duruşmaya katılımı, mağdurlar açısından ekonomik olarak ek külfet yaratmakta ve Ahmet ve Uğur Kaymaz Davasında yaşandığı gibi, mağdur yakınlarının ve davayı izlemeye gelen duyarlı kesimlerin, yargılamanın olduğu şehre girişleri Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanununa dayandırılarak valilik tarafından engellenebilmektedir. Bu yolla, duruşmalara mümkün olduğu kadar az kişinin katılımı sağlanarak, duruşmaların aleniliği prensibi yok sayılmakta, dava kamuoyunun gündeminden düşürülmeye çalışılmakta ve kamuoyunun denetiminden uzaklaştırılmaktadır.

Sadece faillerin menfaatleri gözetilerek verilen nakil kararları, sonuçları açısından Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası insan hakları sözleşmelerine ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarına aykırılıklar içermekte ve mağdurların bu sözleşmelerle güvence altına alınan haklarını ihlal etmektedir. AİHM şu ana kadar verdiği kararlarda, adil yargılama hakkı kavramının unsurlarından biri olan, silahların eşitliği ilkesi gereğince, mahkeme önünde sahip olunan hak ve yükümlülükler açısından taraflar arasında tam bir eşitliğin sağlanması, adil bir dengenin kurulması ve bu dengenin bütün yargılama boyunca korunması gerektiğini belirtmiştir.[2] AİHM’e göre, taraflardan her birinin, karşı taraf karşısında kendisini dezavantajlı şartlarda bırakmayacak şekilde, iddialarını mahkemeye sunabilmesi için makul bir fırsata ve kolaylığa sahip olması gerekmektedir.[3] Ayrıca AİHM, adil yargılama hakkı gereğince, savunmanın menfaatlerinin, ifade vermek üzere çağrılan tanıkların veya mağdurların menfaatleriyle dengeli bir şekilde gözetilmesi gerektiğine de dikkat çekmektedir.[4] Dava nakilleri ile, failler ve mağdurlar arasındaki denge, AİHM’in kararlarında belirtilen kriterlere aykırı olarak failler lehine bozulmaktadır. Davanın olay yerinden yüzlerce kilometre ötedeki bir mahkemeye gönderilmesi, failler aleyhine olan bütün delillerin toplanmasını zorlaştırmakta, olay yerinde yapılması gereken keşif, tanıkların dinlenmesi gibi işlemlerin hızlı ve etkili bir şekilde gerçekleştirilmesinin önünde engeller oluşturabilmektedir. Bunun yanı sıra, mağdurların duruşmalara katılım konusunda yaşadıkları güçlükler, iddialarını mahkemeye sunamama, tanıkların mahkeme huzurunda yapılacak sorgusunda hazır bulunamama ve toplanan delillere karşı etkili bir şekilde karşı koyamama gibi sonuçlar doğurabilmekte ve bu da mağdurları faillere karşı dezavantajlı duruma sokmaktadır.

Buna ek olarak, nakil kararlarının, Birleşmiş Milletler Suçtan ve Yetki İstismarından Mağdur Olanlara Adalet Sağlanmasına Dair Temel Prensipler Deklarasyonunda belirtilen ilkelere de aykırı olduğu söylenebilir. Bu kararlar, Deklarasyonun 4. maddesinde, mağdurlara şefkatle ve insanlık onuruna saygıyla muamele edilmesi gerektiği ve ayrıca 6. maddesinde yargısal ve idari mekanizmaların, mağdurların ihtiyaçlarına karşılık verebilmesi için sanığın haklarına zarar vermeden ve ulusal ceza adaleti sistemine uygun biçimde, mağdurun kişisel haklarını ilgilendirdiği durumlarda, davanın gerekli aşamalarında kendisinin görüş ve düşüncelerini sunmasına izin verilmesi ve bunların dikkate alınması; hukuki süreç boyunca mağdurlara uygun bir hukuki yardım sağlanması ve mağdurlara verilebilecek rahatsızlıkları asgariye indirmek, mahremiyetlerini korumak, gerektiği zaman kendilerinin, ailelerinin ve lehlerine olan tanıkların güvenliklerini sağlamak ve onları baskı ve misillemeye karşı korumak için tedbir alınmasının sağlanması gerektiği şeklinde düzenlenen ilkelere aykırıdır.

Bu nedenlerle yarın yapılacak Görümlü davası duruşmasında nakil talebi hakkında verilecek olan olası bir ret kararı AİHM kararları ve uluslararası sözleşmelerde açıklanan ilkeler doğrultusunda failler ve mağdurların menfaatleri arasında  adil bir denge kurulması yolunda ilk adım olabilir. Bu karar aynı zamanda kamuoyunda faillerin korunduğu yönündeki izlenimin ortadan kaldırılmasına ve mağdurların adalete ulaşmalarına da katkıda bulunabilir.


[1] İsmail Saymaz ‘Taşımalı Adalet’ Radikal Gazetesi, 2 Kasım 2013

[2] Monnel ve Morris/Birleşik Krallık (9562/81, 9818/82), 2 Mart 1987, Ekbatani/İsveç (10563/83), 26 Mayıs 1988

[3] De Haes ve Gijsels/Belçika kararı (19983/92), 24 Şubat 1997

[4] Doorson/Hollanda kararı (20524/92), 8 Aralık 1994

Yayınlanma tarihi

04/11/2013

Kategori Listesi

Etiket Listesi