Bir AİHM Savunması: Eşitlik, Cezasızlık ve Anayasa / Erkan Şenses

ERKAN ŞENSES

Türkiye, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) zorunlu yargı yetkisini kabul ettiği 1990 yılından beri artan sayıda bireysel başvuruyla karşı karşıya kalmıştır. 23 Eylül 2012 tarihinden sonra kesinleşen karar veya hükümler hakkında Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru yapma yolunun açılması AİHM’e yapılan başvuruları azaltsa da, Anayasa Mahkemesi’nin ezici çoğunluktaki ret kararlarının AİHM’e intikal edeceğini öngörmek mümkün.

AİHM  kabul edilemezlik kararı vermediği başvuruları özet şeklinde hükümetlere bildirmekte ve hükümetlere başvuruyla ilgili soruların yanıtlanması istemiyle 4 aylık bir süre vermektedir. Türkiye’nin[1] çoğunlukla ek savunma süresi talep ettiği ve AİHM’in de bu süreyi AİHM içtüzüğü uyarınca verdiği görülmektedir. Türkiye’nin süre sonunda gönderdiği savunma AİHM tarafından başvurucuya gönderilmekte (replik) ve başvurucuya buna karşı görüşleri sorulmaktadır. Başvurucunun hükümet savunmalarına verdiği cevap tekrar hükümete iletildikten sonra, son görüşler alınır ve başvuru AİHM önünde hüküm (judgment) verilmek için sırasını beklemeye başlar.

AİHM 2013 yılında Türkiye aleyhine yapılan 508 ayrı başvuruyu hükümete bildirmiştir[2].

Hükümetlerin yaptığı savunmalar bir hak ihlali karşısında resmi devlet refleksini yansıttığı için, savunmacı devletin hak ihlalleri karşısındaki tutumunu araştırmak isteyenler için de bir verit abanı fonksiyonu taşımaktadır.

Cezasızlığın tüm boyutlarıyla ele alınıp devletin suç işleyen kamu görevlilerinin yargılanması/cezalandırılması meselesinde daha ciddi/tutarlı davranmasını sağlamak önemlidir. Cezasızlık olgusu tartışılırken Türkiye’nin AİHM savunmalarına bu bağlamda değinmek de meselenin daha bütüncül bir açıdan ele alınması bakımından önemlidir.

Turğut/Türkiye (Başvuru No:51101/09)

Olay

Başvurucu, başvuruya konu olan olaydan yaklaşık bir ay önce kayıt olduğu Yıldız Teknik Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü hazırlık sınıfı öğrencisidir ve İstanbul’u daha fazla tanımak amacıyla her ders çıkışı zamanını kentin çeşitli yerlerini gezmek için ayırmaktadır. Başvurucu yine bu amaçla bir ders çıkışı Şişli-Mecidiyeköy’e geldiği 07.10.2008 tarihinde iki polis memuru tarafından kimlik tespiti amacıyla durdurulmuştur. Başvurucuya Mecidiyeköy meydanında kimlik soran polis memurları başvurucunun kimlik göstermeyip “Evet vermiyorum kimliği, size ne kimliğimden, siz hangi devletin nesi oluyorsunuz ki bana kimlik soruyorsunuz? Ben Kürdistanlıyım, başkalarının polisine kimlik vermem, ben dağ adamıyım, ben azılı bir gerillayım” diye bağırdığını, bunun üzerine de çevrede bulunan yaklaşık 200 kişi tarafından linç edilmeye çalışıldığını; ancak görevli iki polis memuru olarak kendilerinin başvurucuyu linç etmek isteyenlerin elinden aldıklarını belirtmişlerdir. Başvurucuyu linç edilmekten kurtardıklarını iddia eden iki polis memuru, daha sonra başvurucuyu Şişli Etfal Hastanesi’ne adli muayene için götürmüşlerdir. Bu işlem tamamlandıktan sonra da başvurucu Kuştepe Polis Merkezi’ne götürülerek hakkında “Yasa dışı terör örgütü propagandası yapmak ve görevli memurların görevini engellemek” suçlamasıyla soruşturma başlatılmıştır.

Başvurucu savcılık ifadesinin ardından Şişli Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından “Yasa dışı terör örgütü propagandası yapmak” suçlamasıyla 08.10.2008 tarihinde Şişli 1.Sulh Ceza hakimi önüne çıkarılmıştır. Başvurucu burada yapılan sorgusunun ardından aynı gün 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu’nun 7/2 Maddesi uyarınca “Yasa dışı terör örgütü propagandası yapmak” suçundan tutuklanmıştır. Ancak, avukatının itirazı üzerine 2 gün sonra Şişli Nöbetçi Asliye Ceza Mahkemesi kararıyla serbest bırakılmıştır. Başvurucu hakkında İstanbul Özel Yetkili 9. Ağır Ceza Mahkemesi’nde 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu 7/2 Maddesi uyarınca “Yasa dışı terör örgütü propagandası yapmak” suçundan kamu davası açılmıştır. Başvurucu hakkında 11.06.2009 tarihinde görülen duruşmada beraat kararı verilmiştir.

Başvurucunun İddiaları

Başvurucu, kimliğini isteyen polis memurlarına kimliğini verdiğini, kimlik bilgilerinden hakkındaki Genel Bilgi Toplama (GBT) kayıtlarına bakıldığını, GBT kayıtlarında ise daha önce yargılandığı ve devam eden PKK örgütüyle ilgili iki dava bulunduğundan dolayı kendisine karşı polis memurlarının “Senin de yemediğin halt kalmamış” dediklerini, kendisinin de buna tepki gösterdiğini belirtmiştir. Başvurucu tepkisi sonrasında polis memurlarının kendisine küfrettiklerini, memurlardan birinin ise boğazını sıktığını ve ellerini kelepçelediğini belirtmiştir. Sonrasında ise olay yerine yakın olan Şişli Emniyet Müdürlüğü’ne götürüldüğünü, buradan ise hemen çıkarıldığını, çıkarılıp polis aracına bindirilirken aracın arka kısmına elleri kelepçeli olduğu halde konulup aracın içinde de darp edildiğini belirtmiştir. Başvurucu götürüldüğü Kuştepe Polis Merkezi’nde de polisler tarafından dövüldüğü iddiasıyla polis memurlarından şikayetçi olmuştur. Bunun üzerine Şişli Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından polis memurları hakkında Türk Ceza Kanunu (TCK)’nun 86. Maddesi uyarınca kasten yaralama suçundan soruşturma başlatılmıştır. Soruşturma kapsamında başvurucunun soruşturulduğu dosyada yer alan ve polisin düzenlemiş olduğu olay tespit tutanağını inceleyen Şişli Cumhuriyet Savcısı başvurucunun “çevrede bulunan kalabalık tarafından tartaklandığı”nı kabul etmiş ve polisler hakkında kovuşturmaya yer olmadığı yönünde karar vermiştir. Başvurucu avukatı aracılığıyla Şişli Cumhuriyet Başsavcılığı’nın bu kararına itiraz etmiştir. İtirazı inceleyen Beyoğlu 3. Ağır Ceza Mahkemesi başvurucunun talep ve iddialarıyla ilgili herhangi bir inceleme yapmadan itirazın reddine karar vermiştir.

Hükümet Savunması[3]

Başvurucunun iddiaları açık olarak temelden yoksundur. Gerçekten de 7 Ekim 2008 tarihindeki kimlik kontrolü sırasında davacı, polis memurlarını görünce istikametini değiştirmiş ve rutin kimlik kontrolünden sakınmak için alelacele oradan uzaklaşmıştır. İki polis memuru takip etmişler ve yeraltı geçidinde onu yakalamışlardır. Davacı tahrik edici sözler sarf ederek kimliğini takdim etmeyi reddetmiştir. Yaklaşık 200 kişiden oluşan bir kalabalık davacıyı itelemiş ve kakalamış ve kötü davranışta bulunmuşlardır. Bu iki polis memuru takviye güvenlik kuvveti istemiştir. İstenilen takviye kolluk kuvvetleri olay yerine ulaşmada geç kalmışlardır ve iki polis memuru davacıyı kalabalığın elinden uzaklaştırmışlardır ancak bu iki polis memuru davacıya saldıran kalabalıktaki şahısları yakalamaya muvaffak olamamışlardır.

Daha sonra bu iki polis memuru davacıyı derhal bir taksiye bindirerek kendisine ilk tedavilerin uygulandığı Şişli Etfal Hastanesi’ne kaldırmışlardır. Mezkûr hastane tıbbi bir rapor hazırlamıştır.

Bundan sonra da davacı polis karakoluna sevk edilmiştir. Davacı burada polis memurlarına ifade vermeyi reddetmiştir. 8 Ekim 2008 tarihinde davacı Cumhuriyet Savcılığı huzuruna çıkarılmıştır ve sonra da kendisinin tutuklanmasına karar veren Şişli Sulh Hukuk hâkiminin huzuruna çıkarılmıştır.

Davacı yargı yetkililerinin huzuruna çıkarılmadan önce 8 Ekim 2008 tarihinde tıbbi kontrolden geçirilmiştir. Bu bağlamda verilen tıbbi rapor davacının o gün linç etme girişiminin konusunu oluşturduğu 7 Ekim 2008 tarihinde verilen rapora benzer bir rapordur.

Sonuç olarak bu tıbbi raporlarda müşahede edilen darbeler davacının tahrik edici tezahüratına istinaden linç edilme girişiminden kaynaklanmıştır. Burada davacının yardımına gelenler yine polislerdi ve derhal ona ilk tedavinin yapılması için onu hemen hastaneye kaldırmışlardır.

Buna karşın iş bu davada, polisler kimlik göstermeyi reddeden ve kaçan davacının aleyhine kuvvet kullanımı cihetine gitmemişlerdir. Bununla birlikte polisler davacıyı yakalamışlardır. Terörist örgüt lehinde kışkırtıcı tezahüratı nedeniyle davacı kalabalık tarafından linç edilme girişimine konu olmuştur. Ayrıca ona yardıma gelenler yine polislerdi ve onu polisler bu kalabalıktan uzaklaştırmışlardır. Daha sonra da ona ilk tedavileri yapılsın diye yine polisler onu hastaneye kaldırmışlardır.

Değerlendirmeler

Yukarıda değindiğimiz Turğut/Türkiye başvurusu halen AİHM önünde karar verilmeyi beklemektedir.

Hükümetin kovuşturmaya gerek olmadığına dair kararda şüpheli olarak adı geçen 2 polis memurunun düzenlediği gerçekle bağı çok zayıf “olay tespit tutanağı”nı savunmasına dayanak olarak aldığını görmekteyiz. Adı geçen polis memurlarının olaydan sonra açılan disiplin soruşturması da herhangi bir ihmal veya kusurlarının olmamasından ötürü İl Emniyet Müdürü’nün oluruyla işlemden kaldırılmıştır. Hükümet’in AİHM savunması, polis memurlarının herhangi bir ihmal veya kusurunun bulunmadığının devlet kanalıyla da tasdik edildiğini göstermesi bakımından dikkat çekicidir.

Anayasada Türkiye insan haklarına dayalı demokratik bir hukuk devleti olarak tanımlanmıştır. Bu bağlamda, ceza muhakemesi kurumlarının öncelikli rolü bireylerin temel haklarının korunmasına yönelik gerekli genel ve özel önlemleri almaktır.  Yukarıdaki olayda, savcılık makamının vermiş olduğu kararın Ağır Ceza Mahkemesi tarafından tasdik edilmesi ve şüphe altındaki iki polis memurunun cezasızlığı ile sonuçlanan soruşturmada genel ve özel önlemlerin alınması yönünden devletin başvurucunun temel haklarını koruyamadığı açıkça görülmektedir. Bu durum her şeyden önce anayasal eşitlik ilkesine aykırıdır. Şöyle ki;

14 Mart 2012 tarihinde Hürriyet’te “Sütlüce Saldırısının Failleri Yakalandı” başlıklı bir haberde aşağıdaki hususlara yer verilmiştir: “İstanbul’da 1 Mart’ta Sütlüce’deki Ak Parti İl Binası’nda göreve giden Çevik Kuvvet polislerini taşıyan midibüse yönelik bombalı saldırıyla ilgili, 3’ü bombacı olmak üzere 8 kişi gözaltına alındı. Önceki gün yakalanan şüphelilerin, PKK üyesi oldukları belirtildi. Emniyet yetkililerinin verdiği bilgiye göre patlamanın ardından Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü ekipleri, 200 kişiden oluşan özel bir ekip kurdu. Ekipten 60 polis, çevredeki evden işyerine kadar her yerde bulunan güvenlik kameralarını topladı. El konulan ve aralarında Ak Parti İstanbul İl Başkanlığı’nın kameralarının da bulunduğu 340 güvenlik kamerası izlenmeye başlandı”[4].

Kolluk kuvvetlerine yapılan bir saldırıyla ilgili 200 kişilik bir ekibin oluşturulup 340 güvenlik kamerası görüntüsü izlenirken; bir yurttaşın polis memurları tarafından dövüldüğünü iddia ederek zaman ve mekân detaylarını belirtmesine rağmen, soruşturmanın hiçbir inceleme yapılmadan kapanması anayasal eşitlik açısından ne kadar büyük bir sorunla karşı karşıya olduğumuzu açıkça göstermektedir. Cezasızlık olgusunun eşitlik ilkesi ile ilişkisi de tam da bu noktada başlar. Çünkü bir devlet cezasızlık olgusunu ortadan kaldırdığı oranda eşitlik ilkesini hayata geçirebilir. Aksi durum bu ilkenin Anayasada sayılmasından başkaca bir şey ifade etmez.


[1] Hükümet savunmalarını Ağustos 2011 tarihine kadar Dışişleri Bakanlığı hazırlarken bu tarihte yapılan değişiklikle Adalet Bakanlığı bünyesinde “İnsan Hakları Daire Başkanlığı” kurularak AİHM savunmalarının bu daire tarafından hazırlanması kabul edildi.

[3] Hükümet savunması bir çeviri şirketince Fransızca’dan çevrilmiş olup resmi tercüme değildir.

[4] Hürriyet (14 Mart 2012): http://www.hurriyet.com.tr/gundem/20120716.asp

Yayınlanma tarihi

08/04/2014

Kategori Listesi