Devam Eden Bir Suç Olarak Zorla Kaybedilme Suçu: Şili Örneği / Onur Bakıner

ONUR BAKINER

Hukuk sisteminin sıkıcı, tekdüze ve mevcut adaletsizlikleri yeniden üreten bir alan olduğu düşünülebilir. Özellikle sistematik insan hakları ihlallerinin yaşandığı ülkelerde hukuk ve hukukçuların, ihlalleri engellemek veya cezalandırmak bir yana, çoğu zaman bu ihlalleri meşrulaştırdığı görülmüştür. Olağanüstü hal, cezasızlık ve hukuki keyfilik, insan hakları ihlalleri sürecinde sıklıkla gözlemlenen durumlardır. Bununla beraber, yaratıcı argümanlar ve yöntemler kullanarak mağdurları savunan birçok hukukçu, bu sistematik adaletsizliğe karşı koymuştur. Bu yazıda, zorla kaybedilme suçuna karşı Şilili hukukçuların kullandığı ilginç bir hukuki argümandan bahsedeceğim.

Muhalifleri zorla kaybetme, Latin Amerika’daki sağ eğilimli askeri (ve zaman zaman sivil) rejimlerin 20. yüzyılın ikinci yarısı boyunca farklı zamanlarda kullandığı bir yöntem oldu. Çoğu zaman hukuksuz bir şekilde gözaltına alınan ve ağır işkencelerden geçirilen birçok siyasi tutsak, öldürüldükten sonra toplu mezarlara gömüldü, yakıldı ve hatta okyanusa atıldı. Kişileri bu şekilde kaybeden rejimler, hak aramak isteyen ailelerin elinde hiçbir kanıt olmayacağını ve bu yüzden işledikleri suçların ortaya çıkarılamayacağını düşündüler. Ancak hak arama mücadelesini engellemek bir yana, sevdikleri insanların cesedine dahi ulaşamayan, başlarına ne geldiğini kesin olarak bilmeyen ve onları dini ve ailevi geleneklere uygun olarak defnedemeyen aileler ve yakın dostlar, daha önce benzeri görülmemiş bir mücadele başlattılar. Bu mücadelenin uzun yıllar sürdürüldüğü ülkelerden biri de, demokratik sosyalist Salvador Allende hükümetini (1970-1973) ABD destekli bir darbeyle deviren Augusto Pinochet’nin diktatörlüğü boyunca (1973-1990) yaklaşık 1200 kişinin zorla kaybedildiği Şili’ydi.

Birçok diğer örnekte olduğu gibi, Şili’de de kaybetmelere karşı mücadele ilk olarak ailelerin yaptığı hapishane ve karakol ziyaretleriyle başladı. Sevdikleri insanların tutulduğu yerle ilgili bilgi edinemeyen aile fertleri, zamanla benzer durumdaki insanlarla dayanışma içine girmeye başladılar. Mahkemelerin her türlü sorgulamayı sistemli bir şekilde engellemesi ve Pinochet rejiminin baskıcı tutumu, tutsakların öldürülmüş olduğu şüphesini güçlendirirken, sevdiklerini görme umudunu yitiren insanlar hiç değilse cansız bedenleri bulmak için örgütlenmeye devam ettiler.[1] Katolik Kilisesi’nin de bu ailelere destek vermesi, mücadelerini bir nebze kolaylaştırsa da, diktatörlük boyunca kaybedilen insanlarla ilgili hiçbir ciddi veriye ulaşılamadı. Üstelik, 1978 yılında çıkarılan af yasası, diktatörlüğün başlangıcından o tarihe kadar devlet görevlilerinin işlediği bütün suçları hukuk denetiminden çıkardı. Bu cezasızlık durumu, Pinochet rejimi boyunca aralıksız sürdü.

Şili’nin 1990’da demokratik yönetime geri dönüşü, adalet arayışındaki aileleri umutlandırdı. Ancak hem af yasasının hala yürürlükte olması[2] hem de yüksek yargının diktatörlüğü savunan duruşu, cezasızlığın devamı anlamına geliyordu. İşte bu dönemde, iki farklı hukuki argüman ortaya atıldı. İlk olarak, 17 yıl sonra yapılan ilk seçimlerle başkan seçilen Patricio Aylwin, af yasasının suçun soruşturulmasını engellemeyeceğini, sadece cezanın infazını ortadan kaldıracağını savunuyordu. Bir başka deyişle Aylwin, siyasi muhalifleri öldüren ve cesetlerini yok eden failler bu suçlardan dolayı cezalandırılmasalar bile, mahkemelerin en azından suçu bütün kanıtlarıyla ortaya çıkarabileceğini iddia etmekteydi. Ancak mahkemeler bu argümana itibar etmedi. Bunun sonucunda Aylwin, gerçeklerin ortaya çıkarılması görevini, mahkeme işlevi olmayan Ulusal Hakikat ve Uzlaşı Komisyonu’na (Comisión Nacional de Verdad y Reconciliación)yükledi.

Hukukçular arasında tartışılan bir başka argüman daha da ilginçti: kolluk kuvvetleri tarafından gözaltına alınan bir kişi, serbest bırakılmadığı veya ölüm raporu yayımlanmadığı sürece hukuki anlamda hala gözetim altında sayılır. Dolayısıyla, kaybolan tutsakları gözaltına alma (ve muhtemelen öldürme) suçu geçmişte gerçekleşmiş olsa bile, bu kişilerin hala ortaya çıkmamış olmaları devam eden bir kaçırma suçuna işaret eder ve kaçırma suçu devam ettiği için, 1973-1978 arasını kapsayan af yasasının alanı dışında kalır.[3] Zorla kaybetme suçunu devam eden kaçırma olarak yorumlayan hukukçular, baskıcı devletin hukuki mantığını kendisine karşı kullanabileceklerini düşündüler. Maalesef bu argümanı kullanarak cezasızlık zırhını aşmaya çalışan savcılar, 1990’ların başında ya meslekten ihraç edildiler ya da etkisiz kalmaya zorlandılar. 1990-1998 arasında insan hakları savunucularının en büyük başarısı, af yasasının kapsamadığı 1978 sonrası suçların üzerine giderek, dönemin istihbarat şefi ve Pinochet’nin sağ kolu Manuel Contreras’ı mahkum ettirmek oldu.

Ancak, devam eden kaçırma yorumu, yaklaşık on yıl sonra, şaşırtıcı bir şekilde tekrar gündeme geldi. Şili’deki hukuki süreçten umudunu kesen mağdur yakınları, mücadelelerini İspanya’daki mahkemelere taşımışlardı. Şili vatandaşı olmayan birçok solcu, Allende hükümetine destek verdikleri için diktatörlüğün hedefi olmuştu. İspanyol mağdurların kendi ülkelerinde açtıkları davaların sınırları aşan etkileri olabilirdi. Dahası, terörizm veya sistematik işkence gibi insanlığa karşı işlenen suçlar söz konusu olduğunda, devletlerin iç hukukunu aşan evrensel insan hakları normlarının devreye girdiği, dolayısıyla eski devlet başkanı sıfatıyla diplomatik dokunulmazlıktan yararlanan Pinochet’nin bu suçlardan ötürü başka bir ülkede yargılanabileceği iddia edildi. Evrensel yargılama yetkisi (İng. universal jurisdiction) adı verilen bu ilke, Pinochet davası bağlamında çok tartışıldı.

Sonuçta Pinochet, İspanyol savcı Baltasar Garzón’un talebiyle, 16 Ekim 1998’de Londra’daki bir sağlık kliniğinde tutuklandı. Bundan sonraki 500 gün boyunca savcı Garzón ve İngiltere yüksek yargısı Pinochet’nin tutukluluğunun devamını talep ederken, sabık diktatörün avukatları tahliye talebinde bulundular. Son sözü İngiliz dışişleri söyledi: Pinochet’nin mahkeme için İspanya’ya gönderilmesinin hukuken meşru olduğunu kabul eden Dışişleri Bakanı Jack Straw, zanlının ciddi sağlık sorunları nedeniyle mahkemeye çıkmasının uygunsuz olduğunu söyledi ve bu insani gerekçeyi öne sürerek Pinochet’yi serbest bıraktı. Pinochet, kahraman gibi karşılanmayı bekleyerek Santiago uçağına bindi.

Genelkurmay, eski liderin beklediği türde bir karşılama düzenlemişti aslında, ama Mart 2000’deki Şili, 16 ay öncesine göre çok farklı bir yerdi. Londra’daki ev hapsi süreci Şili’deki hukukçular tarafından da izlenmiş, ülke içinde ikinci planda ele alınan insan hakları duyarlılığının ülke dışında ne kadar önemsendiği gözlemlenmişti. Üstelik geçen on yıldaki demokrasi deneyimi, diktatörlük yargısının vesayetini büyük ölçüde kırmıştı. Diktatörlük dönemiyle kişisel bağları olmayan genç savcı ve hakimler insan hakları davalarına çok daha ciddi bir şekilde eğilmeye başlarken, kıdemli kuşak içinde de çatlak sesler çıkmaya başlamıştı. Bunlardan biri de, geçmişte Pinochet rejimini desteklemiş yargıç Juan Guzmán’dı.

Muhafazakar eğilimli bir yargıç olarak bilinen Guzmán’ı 1999’da harekete geçiren unsurun ne olduğu çok tartışıldı; hatta kendisi hakkında Amerikan PBS televizyonu için The Judge and General adında bir belgesel bile yapıldı.[4] Sebebi ne olursa olsun, Guzmán’ın açtığı davalar çok ciddi bir dönüşüme yol açtı. Darbenin hemen ardından oluşturulan ve Pinochet’nin emriyle farklı şehirlerde muhalifleri öldürdükten sonra cesetlerini yok eden Ölüm Kervanı (Caravana de la Muerte) çetesi, Guzmán’ın ilk hedefi oldu. Çok değil on yıl önce ‘deli saçması’ olarak görülen devam eden kaçırma argümanı, bu davaların temel hukuki dayanağını oluşturdu. Birçok ordu ve istihbarat mensubunun cezalandırılmasıyla sonuçlanan Ölüm Kervanı davası, ayrıca Pinochet’nin Senato’dan ihraç edilmesi, dokunulmazlığının kaldırılması ve uzun yıllar ev hapsinde tutulması sonuçlarını doğurdu. Pinochet, 2006 yılında kalp krizi sonucu öldüğünde, hakkında 300’e yakın dava devam ediyordu, karıştığı yolsuzluklar ifşa edilmişti ve ordunun ve sağcı politikacıların bile mesafeli baktığı bir kişiye dönüşmüştü.

Gizlilik, resmi propaganda ve hukuki cezasızlık karşısında hakikat ve adaleti savunmak çok zor. Adalet arayışının karşılık bulması için uzun süreli dayanışmayla beraber siyasi ve hukuki dönüşümler gerekiyor. Ama bütün bunların yanında, hukukun araçlarını yaratıcı bir biçimde kullanmanın önemi de yadsınamaz. Zorla kaybetme suçunu devam eden kaçırma olarak yorumlayan Şilili hukukçular, uzun soluklu ve yıpratıcı bir mücadelenin sonunda bunu gösterdiler.


[1] Bu girişimlerden en çok tanınanı, Tutsak ve Kayıp Yakınları Derneği’ydi (Agrupación de Familiares de Detenidos Desaparecidos). Kaybedilenlerin çoğu genç erkekler olduğu için, derneği oluşturan kişilerin çoğunluğu da eşler ve annelerdi, ancak dernekte her yaş ve cinsiyetten insanın faaliyet gösterdiğini de söylemek gerekir.

[2] Pinochet, iktidarı bırakırken darbe anayasasının temel maddelerinin korunması garantisini aldı. Dahası, 38 üyesi seçimle işbaşına gelen Senato’ya 9 üye atayarak, Senato çoğunluğunun diktatörlük yanlısı sağ partilerde kalmasını sağladı. Bunun sonucunda, Pinochet ve yandaşlarının çıkarlarını doğrudan etkileyen yasaların veto edilmesi güvence altına alındı.

[3] Bu argümanın ilk olarak nerede ve nasıl ortaya çıktığı net değil. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 18 Aralık 1992’de kabul edilen Zorla Kayıp Edilmeye Karşı Herkesin Korunmasına Dair Bildiri’nin 17. maddesinde, zorla kaybedilmenin devam eden bir suç olduğu yazılı, ancak Şili’de kullanılan argümandan farklı olarak, BM kararında devam eden suçun ‘kaçırma’ suçu olduğu fikri yer almıyor.

[4] http://www.itvs.org/films/judge-and-the-general

Yayınlanma tarihi

26/08/2014

Kategori Listesi