İnsanlık Onurunu Hiçe Sayanlara… / Belma Akçura

BELMA AKÇURA

2003’de Irak’ta Ebu Gureyb Cezaevi’nde Amerikalı askerlerce esir alınanlar bir duvar dibinde çırılçıplak bekletilirken, sürekli dövülüp çeşitli aletlerle tecavüze uğrarken, 2000’li yıllara kadar adı işkenceyle anılan Türkiye’de akademisyenler, savcı hâkim ve polislere insan hakları ve insanlık onuru üzerine dersler veriyordu…

O derslerden birinde Prof. Dr  İoanna Kuçuradi şöyle diyordu:

İnsanlık onuru bizim başımıza gelen şey değildir. İnsanlık onuru başkasının başına gelen şeye karşı sizin nasıl bir tutum sergilediğinizdir.

Bu onuru ya yok edersiniz ya da yüceltirsiniz…”

2001 yılında Türkiye’de işkence olayları ile ilgili bir haber yaparken dönemin MHP Genel Başkan Yardımcısı Şevket Bülent Yahnici’den de görüş almıştım. Yahnici şöyle demişti: “Türkiye AB’nin bütün kriterlerini yerine getirse bile biz yine işkence yaparız, işkence kriterinden yatarız. Çünkü işkence yapmak ruhumuza işlemiş…”

Aradan onca yıl geçti

Hükümet işkenceye sıfır tolerans dese de bugün Adalet Bakanlığı’nın istatistiklerine göre işkence ve kötü muamele artıyor. Muhalefet ve bazı sivil toplum kuruluşları ise işkence ve kötü muamele yaparak insanların yaşam hakkını ihlal edenlerin ‘cezasız’ bırakıldığını, insanların demokratik hak ve özgürlük talepleriyle ilgili eylemler sırasında polis şiddetine, ağır cezalar içeren yargılamalara nasıl maruz kaldıklarını kayıtlara geçiyor. Söz konusu ihlallere ilişkin sivil toplum örgütleri raporları, süreç içerisinde sorunlara çözüm üretmek yerine, hak ve özgürlüklere, yaşam hakkına ilişkin ihlallerin gittikçe daha da vahim bir hal aldığını ortaya koyuyor.

İnsan hakları ihlallerine ilişkin hemen her rapor; ülke genelinde, insan hakları konusunda sadece nasıl yol aldığımızın resmi ya da gayri resmi bir profilini çıkartmıyor, aynı zamanda bu sorunu tartışarak nereden nereye geldiğimizin, nereye doğru gidildiğinin de işaretlerini veriyor. Sonuç itibariyle raporlar yapılan açılımlara, çıkartılan demokratikleşme paketlerine rağmen geldiğimiz noktayı üç kelimeyle özetliyor. “Türkiye’de insan hakları ihlal ediliyor, ihlal edenler cezasız bırakılıyor, mağdurların mağduriyeti devam ediyor”

Hak ihlallerine ilişkin ‘olağan şüpheliler’ den biri de medya… İnsan hakları üzerine hazırlanan her rapor, düzenlenen her panelin bir alt başlığı olarak medyanın ve hatta kamuoyunun bu olaylardaki rolü sorgulanıyor. Toplumsal olaylarda her tür şiddet, cinsiyet ayrımcılığı, insan onuruna aykırı uygulamalar, hukuksuz yaptırımlar nasıl ki bir habere konu oluyorsa, bu konudaki mevcut yasaları, iyileştirici çözüm önerilerini de gazetecilik sorumluluğu olarak ele alınması gerektiği belirtiliyor. Türkiye medyasının insan hakları ihlallerinde öncelikleri var ve bu durum okurların da gözünden kaçmıyor.

Karakolda Yaşanan Hukuksuzluk İki Cana Maloldu

Bhyx1KbIIAANjh9Uyuşturucu kullandığı iddiasıyla gözaltına alınan, gördüğü işkence sonrası serbest bırakılan ama üçüncü kez karakola çağrılınca intihar etmeyi tercih eden Onur Yaser Can’ın ailesinin açtığı işkence davasını birkaç gazetecinin dışında medyanın takip etmemesi gibi…

Ne yapabilirdik basın olarak derseniz hiçbir şey, sadece mesleğimizi yapsaydık yeterliydi. Örneğin;

  • 2 Haziran 2010’da esrar satın aldığı gerekçesiyle yakalanan Can’ın ifadesinde neden avukat bulundurulmadığını,
  • Giriş doktor raporunun niçin olmadığını,
  • İster gözaltında, ister tutuklu veya hükümlü olsun, özgürlüğünden yoksun bırakılan kişinin ruhsal ve bedensel bütünlüğünün devletin koruması altında olmasına rağmen devletin bu hak ihlaline niye göz yumduğunu,
  • Çıplak aramanın sadece cinsel taciz değil, vücut dokunulmazlığının ihlali olduğu ve TCK’nın 94. maddesinde düzenlenmiş olan “cinsel yönden taciz şeklinde işkence” olarak tanımlandığı halde savcılığın hangi gerekçeye dayanarak işkence soruşturmasına takipsizlik verdiğini,
  • Savcılığın Can’ın ölmeden önce bıraktığı, kendi el yazısıyla yarım kalmış nota göre emniyette çırılçıplak soyulduğunu, hakarete uğradığını yazmasının işkence soruşturması için neden delil sayılıp sayılamayacağını,
  • İntihar ettikten sonra müdahalede geç kalması nedeniyle hakkında suç duyurusu bulunan hastaneler hakkında ne gibi işlemler yapıldığını,
  • Daha da önemlisi savcının işkence suçlamasında bulunulduğu halde neden nezaret odası kameralarının değil, sadece emniyetin giriş çıkış kameralarının incelenmesini istediğini,
  • Aile işkence iddiasından vazgeçmediği halde iki polisin sadece evrakta sahtecilikten yargılanmasını, iyi halden cezalarının indirilmesini, merkez medyanın bu gerçeklere rağmen haberi sanki işkenceden ceza almışlar gibi ‘iki polis ceza aldı’ diyerek, lafı dolandırarak haber yapmasının hangi gazetecilik ilkesiyle bağdaşıp bağdaşmadığını sorgulamadık…

Sonuç oğlunun intiharından sorumlu olanların yargılanması için adliye önlerinde bekleyen bir annenin hukuksuzluk karşısında intiharıdır.

Gördüğü işkence sonrası serbest bırakılan ama üçüncü kez karakola çağrılınca intihar etmeyi tercih eden Onur Yaser Can’ın işkence davasının takipçisi olsaydık, ailenin hukuk ve adalet arayışına yüksek sesle sahip çıksaydık Can’ın annesinin de intihar etmesinin önüne geçer miydik bilmiyorum. Ama bir karakolda yaşanan hukuksuzluğun iki cana mal olmasının nedenini, 1960’lı yıllarda kendisi de 300 kez hâkim karşısına çıkmış gazeteci yazar Çetin Altan 28 Eylül 1960’da gazetedeki köşesinde şu sözlerle anlatıyordu:

“… Celal Bayar hatırlamaz ama biz hatırlarız. Bundan iki yıl önce bir kış günü Cumhurbaşkanına hakaret etti diye Beyoğlu karakoluna götürülen ve ertesi günü karakoldan cenazesi çıkan Mehmet Karadeniz’in ruhu intikam alıyordu. Gencin karakol bodrumunda kravatıyla kendisini astığını iddia etmişlerdi.  Hadisenin yakın şahitlerinden birini de bir bahane bulup hapse atmışlardı. Gazeteler meseleyi pek kurcalamadılar… Neşir yasağı kararı gelmişti. Biz bir karakola sağ girip ölü çıkan genç insanın hakkını arayamadık.”

Arayamıyoruz çünkü kanunlar yetmiyor. Her şey gücün ve otoritenin hukukuna göre düzenleniyor.

Dayak Yediği Karakolu Şikâyet Etti Deli Raporu Verdiler

Bu dün de böyleydi bugün de böyle.

23 Haziran 1950’ye gidelim…

Milliyet Gazetesi’nde yayımlanan bir habere…64 yıl önce yapılan bir işkence ve kötü muamele haberinin bugün bu konuyu ele alan haberlerden bir farkı var mı görelim… O gün işkence yapanları koruyan devletin, nasıl ki bugünkü mevcut sistemden bir farkı yoksa gazeteciliğimizin de geldiği nokta açısından pek ilerleme kaydedememiş olduğunu göreceksiniz…

“…Doğan Saz Eğlence Salonu’nda gürültü çıkartıp polise karşı geldiği iddiasıyla dayaktan kemikleri kırılan adama “delilik” teşhisi konuldu… Savcılık,  Taksim Emniyet Karakolu’nda cereyan ettiği bildirilen bir dövme-işkence hadisesi iddiasına el koydu. İddiaya göre gürültü çıkartmak ve emniyet memurlarına karşı gelmek suçu ile Taksim emniyet merkezine götürülen yüzbaşılıktan malulen emekli Namık Kemal orada işkenceye maruz kalmış dövülmüş ve göğsüne vurulan bir tekme sonunda bir kaburga kemiği kırılmıştır. Bu arada kendisini muayene eden adalet doktoru kırılan kemiğinin röntgende tespiti için Namık Kemal’i Belediye Zükür Hastanesi’ne göndermiştir. Ancak yine karakol mürettebatını himaye etmek isteyen hastane röntgen alacağı yerde kendisini “delidir” kaydıyla Bakırköy akıl hastanesine göndermiştir. Hastanede bir ay müşahedeye alınan emekli yüzbaşı, delilik iddiası varıt görülmeyerek serbest bırakılmış kendisinin dövüldüğü kaburga kemiğinin kırıldığı tespit ederek bir aylık rapor verilmiştir… Taksim komiseri ve beş memurunun ifadeleri alındıktan sonra serbest bırakılmışlardır…”

Sadece onlar serbest bırakılmadı… Türkiye tarihinde işkence doktor raporlarıyla sabit olsa da, teşhis, tanıklık olsa da işkence yapanlar hakkında daima bir çıkış yolu bulundu, hala da bulunuyor.

Mesele sadece adaletten kurtulmaları mıdır?

Türkiye medyasının bugün anne oğulun ölümünden sorumlu olan polislerin, bu insanların insanlık onurunu korumakla görevli olan devletin  vicdanen ve ahlaken nasıl ayakta kaldığını, sorumluların kendi anne babalarına sarılıp öperken bu iki insanın yüzünü hatırlayıp hatırlamadıklarını sorgulaması gerekiyor….

90 yıllık Türkiye Cumhuriyetinde sadece bir tek polis, 1986’da yaptığı işkenceleri çıkıp basına anlatabildi. Adı Sedat Caner’di ve Nokta dergisini arayarak ‘ben bir işkenceciyim’ diyebilmişti. Buna rağmen binlerce insan işkence görmeye devam etti, işkence yapanlar da onursuzca yaşamayı tercih etti

Neden Acaba?

Yayınlanma tarihi

07/03/2014

Kategori Listesi

Etiket Listesi