Pinochet Davasından Bugüne Evrensel Yargılama Yetkisi / Onur Bakıner

ONUR BAKINER

Geçen yazımda, zorla kaybedilme suçunun kovuşturulmasını talep eden Şilili savcıların ortaya attığı yaratıcı bir hukuki argümandan bahsetmiştim. Bu yazımda, önceki yazıda değindiğim ama ayrıntılı olarak ele almadığım bir hukuki tartışmadan söz edeceğim. Evrensel yargılama yetkisi, özellikle Şili diktatörü Augusto Pinochet’nin İngiltere’de tutuklandığı dönemde gündeme geldi. Yargılama yetkisini ulusal sınırların ötesine taşımayı amaçlayan bu hukuki görüş, sadece hukukçuların değil, siyaset, diplomasi veya felsefeyle ilgilenen birçok kişinin katıldığı bir tartışmayı tetikledi. 

Modern uluslararası sistemin en temel ilkesi, devlet egemenliğidir. Devletlerin içişlerinde bağımsız, uluslararası platformda (en azından kağıt üzerinde) eşit ve özgür olduğu düşüncesi, 17. yüzyıldan itibaren Avrupa’da öne çıkmış, Asya ve Afrika’da sömürgeciliğin sona erdiği 1945-1960 arası dönemde ise aşağı yukarı tüm dünya coğrafyasını kapsayan bir uluslararası ilişkiler doktrinine dönüşmüştür. İçişlerinde bağımsızlığın kuşkusuz en önemli göstergesi, devletin yasa yapma ve bu yasaları kendi sınırları içinde ve yurttaşlar üzerinde uygulama yetkisidir. Yargı egemenliğini kullanmak, elbette ki devletler arası işbirliğini gerekli kılar. En basitinden, bir ülkenin yurttaşının başka bir ülkede ve o ülkenin yasaları uyarınca suç sayılan bir eylemde bulunması veya bir kişinin kendi ülkesinde suç işledikten sonra başka ülkeye kaçması gibi durumlarda, söz konusu devletler arasında zanlıların yargılanması ve iadesi konularında antlaşmalar olması, yasal boşlukları ortadan kaldırmak açısından zorunludur. Yine de, devletlerin bu tarz antlaşmalar yoluyla yurttaşların ülke dışında işledikleri/maruz kaldıkları veya sınırları içindeki yabancılar tarafından işlenen suçları kovuşturmasının, ulusal yargı egemenliğini ortadan kaldırmaktan ziyade pekiştirdiği söylenebilir.

Yargı egemenliğinin, özellikle insan hakları temelinde adalet arayışına etkisi tartışılagelmiştir. Bir yandan, toplumların kendi temsilcileri aracılığıyla ve dış etki altında kalmadan yasa yapma ve uygulama yetkisini kullanması, özgürlük ve demokrasi açısından büyük bir ilerleme olarak görülebilir. Öte yandan yakın tarih, kendi yurttaşlarına (ve zaman zaman yurttaş olmayanlara) yönelik baskı ve zulüm politikaları yürüten devletlerin, çoğu zaman bunu yasal bir kılıf uydurarak gerçekleştirmesinin örnekleriyle dolu. Kendi sınırları içinde muhalefeti ve yasal hak arama mekanizmalarını ortadan kaldıran bir rejim, yasalar ve mahkemeler yoluyla en ağır insan hakları ihlallerini bile suç olmaktan çıkarabilir. Nazi Almanyası örneğinde rejimin, yasal çerçevesini hazırlayarak soykırım yaptığı gözönüne alındığında, devlet yetkililerinin uluslararası düzeyde kimseye hesap vermeden hareket etmesinin insan hakları açısından çok ciddi riskler doğurduğu anlaşılır. Pozitif hukukta, bir eylemi yasaklayan bir yasa yoksa suç oluşmadığına göre (Lat. nullum crimen sine lege), böyle bir durum karşısında ne yapılabilir?

Uluslararası hukukta ikili ve çok taraflı sözleşmelerin önemi yadsınamaz, ancak  yazıya dökülmemiş birtakım ilkeler de devletler arası ilişkilere yön verir. Örneğin, sivil deniz taşıtlarına yönelik saldırıların, yani korsanlığın gayrımeşru olduğu fikri, devletlerin yazılı sözleşme olmasa bile yüzyıllardır kabul ettiği bir ilkedir. Aynı şekilde, savaş esnasında sivillere kötü muamelenin yasaklanması, 1899 ve 1907 Lahey Sözleşmeleri ve 1949 Cenevre Sözleşmesi’yle güvence altına alınmıştır, ama sivillere yönelik koruyucu ilkeler bu sözleşmelerden önce de devletler arasında kabul görmekteydi – elbette devletlerin bir ilkeyi genel olarak kabul etmesinin, o ilkeyi harfiyen uygulayacakları anlamına gelmediğini unutmamak gerekir. Örfi hukuk (İng. customary law) adı verilen bu ilkeler bütünü, sözleşme hukuku kadar net ve bağlayıcı olmasa bile, devletler arası ilişkileri düzenleyen ve çoğu zaman sözleşme hukukunun da temelini oluşturan bir hukuk alanıdır ve temelinde, tüm makul kişilerin ve toplumların kabul edebileceği birtakım ilkelerin güvence altına alınması düşüncesi vardır – bu konudaki felsefi tartışmalar, bu yazının konusu olmamakla birlikte son derece önemli ve ilginçtir.

Evrensel yargılama yetkisi, pozitif hukukla örfi hukuk arasındaki bu gerilimli ilişkiye yeni bir boyut kazandırıyor. İnsan hakları bağlamında ele alırsak: evrensel yargılama yetkisini talep eden kişi veya kurumlar, ihlali gerçekleştirenin veya mağdurun milliyetine veya ihlalin meydana geldiği yere bakmaksızın söz konusu ihlalin herhangi bir ülkenin yargısı tarafından kovuşturulabileceğini iddia ediyorlar. Geçen yazımda değindiğim örnekten hareketle: Augusto Pinochet’nin ve onun bilgisi dahilinde insan haklarını ihlal edenlerin Şilili olması, mağdur edilenlerin Şili veya başka bir ülkenin vatandaşı olması, ihlallerin Şili’de (ve ara sıra başka ülkelerde) gerçekleşmiş olması, İspanyol bir savcının İspanya’da bir yargılama süreci başlatmasına ve bu amaçla Pinochet’nin İngiliz polisi tarafından tutuklanarak İspanya’ya gönderilmesini talep etmesine engel olmamalı. İspanya’daki herhangi bir savcı, başka bir ülkede, oranın vatandaşları tarafından oranın vatandaşlarına karşı işlenen ciddi suçlarda yargılama yetkisini kullanabilir ve bu yetkiyi kullanmaya karar verdiğinde, diğer ülkede kovuşturmayı engelleyen yasaları (sözgelimi rejimin kendi ihlallerini araştırmamak amacıyla çıkardığı bir af yasasını) dikkate almak durumunda değildir.

Bu iddianın insan haklarıyla ne alakası var? Örneğin, A ülkesinin vatandaşı olan ve A ülkesinde vergi borcunu ödemeyen veya trafik kazasına neden olan bir kişi B ülkesinde yargılanabilir mi? Evrensel yargılama yetkisini savunanların bakış açısından, bu yetkinin meşruiyeti şöyle açıklanıyor: ulusal egemenliği bu şekilde sınırlayan bir ilke, çok ciddi olmayan veya devletler tarafından başka biçimlerde kovuşturulabilen suçlar için uygulanmamalı. Evrensel yargılama yetkisi, sadece insanlığa karşı işlenen suçlar, yani kitlesel ve sistematik insan hakları ihlalleri için geçerli olmalı. Dolayısıyla evrensel yargılama yetkisini meşrulaştıran kriterler, (1) suçun ağırlığı (işkence, kitlesel imha, soykırım gibi sistemli insan hakları ihlalleri) ve (2) suçu ilk planda kovuşturması gereken devletin tavrı (başka bir deyişle, söz konusu devletin adaleti sağlamak için ciddi girişimlerde bulunup bulunmaması) olarak ele alınmalı. 

Tahmin edilebileceği gibi, evrensel yargılama yetkisi gibi mevcut uluslararası sistem açısından radikal sayılabilecek bir fikir, birçok sorunu da beraberinde getirdi. Öncelikle çok az sayıda ülkenin yargı sisteminde bu ilkeyi yasal kılacak düzenlemeler var. İspanya’da savcı Baltasar Garzón’un Pinochet’ye dava açması dışında, bu ilkenin somut bir şekilde kullanıldığı önemli bir dava olmadığı gibi, Pinochet davasında da sonucu belirleyen en önemli unsur – ironik bir şekilde – evrensel yargılama yetkisinden çok, İngiltere ve İspanya arasındaki suçluların iadesine dair sözleşme oldu. Onun dışında Belçika’da açılan birkaç dava sonuçsuz kaldı. Dahası, bu yetkinin kullanılmasının ulusal yargı egemenliğini tehlikeye atacağı kaygısı, geniş bir ideolojik yelpazede tepkiye yol açtı. Kamuoyunda fikirleri önemsenen birçok kişi Pinochet davası bağlamında evrensel yargı yetkisinin hukuki keyfilik yaratacağı kaygısını dile getirdiler. Son olarak, 2002’de Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM)’nin devreye girmesiyle, insan hakları yargılamalarının suçun gerçekleşmediği ülkelerin mahkemelerinden ziyade bu amaçla kurulmuş uluslararası mahkemede yapılması gerektiği düşüncesi yaygınlaştı.

Sonuçta, 1990’ların sonunda insan hakları savunucuları arasında büyük bir heyecan yaratan evrensel yargılama ilkesi, bugün büyük ölçüde geri plana atılmış durumda. Ancak bu yetkiyi gerekli kılan nedenlerin ortadan kalkmadığını göz önünde bulundurmak gerek. UCM’yi oluşturan sözleşmeye imza atmamış olan (ki maalesef Türkiye de bu devletlerden biri) ve yurttaşlarının Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi tarafından sözkonusu makhemeye sevk edilmesi ihtimali sıfıra yakın olan (başta ABD, Rusya ve İsrail olmak üzere) çok sayıda devlet var. Dolayısıyla ağır insan hakları ihlalleri gerçekleştirmiş veya gerçekleştirmesi muhtemel çok sayıda rejim, UCM’nin yetki alanının dışında. Bu rejimlere mensup zanlıların yargılanması, yine evrensel yargılama yetkisinin kullanılması sayesinde olabilir. Başka bir ülkenin savcı ve hakimlerine bu denli yetki vermenin olumsuz yönleri tartışılabilir, ancak sistematik ihlallerin devam ettiği ve sorumluların çoğu zaman hiçbir bedel ödemediği bir dünyada, bu sorumluları hiç değilse zaman zaman zorlayacak bir hukuki ilkenin tamamen gözden çıkarılmaması da doğru olur.

Yayınlanma tarihi

15/09/2014

Kategori Listesi