Tahir Elçi’nin Mirası / Sezgin Tanrıkulu

sezgintanrikulu1Diyarbakır Barosu Bülteni – Tahir Elçi Özel Sayısı

Bir dostu kaybetmenin acısı, onunla beraber kaybolmak gibidir. Tahir Elçi’nin ölüm haberini duyduğumda hissettiğim buydu. Bir şeyler söylemem gerekiyordu. Çok söz aradım, çok cümle kurup sildim. Ama hiçbir cümle hislerimi özetlemeye yetmedi. Susamazdım da. Tahir’i kaybetmenin acısı ne söz söyletebiliyordu ne de sessizliği taşıyabiliyordu. Aradan günler geçtiği halde hâlâ soğumayan ve uzun bir zaman daha soğumayacağını bildiğim o hissimin tek tercümesi olabilirdi: “Kendim ölmüş gibiyim.”

Tahir’in, Dört Ayaklı Minare’nin dibinde yüzükoyun yatmış halde duran bedeni kadar, saniyeler önce etrafına bakınıp olayı anlamaya çalışırkenki görüntüsü de bana katlanılması güç bir ıstırap veriyor. Kim bilir ne tür krokilerle, planlarla önceden hazırlanmış olan suikasti belki o esnada çözmüştü. Belki hedefin kendisi olduğunu saniyeler öncesinden anlamıştı. Polislerin, sokaktan geçen iki kişiye işlemeyen kurşunlarının sesinden belki de, farketmişti. Ömrünü faili meçhul cinayetleri aydınlatma mücadelesine adamış biri, aynı akıbeti kendisinin beklediğini anlamış gibi, hayatında belki de ilk kez kaçmaya, o ölüm çemberini yarmaya çalışırken, Dört Ayaklı Minare’nin solundan öte tarafa koşmaya yelteniyor… Fakat kameralar bundan sonrasını kaydetmiyor. Eğer kayıttaki polis kamerasında Tahir’in vurulma anına dair görüntüler varsa (ki polis kamerasının o sırada he ne hikmetse kayıtta olmadığı ileri sürüldü) onu elde etmek bile yeni bir hukuk mücadelesi gerektiriyor…

Günlerdir Tahir’in ölümünden hemen önceki hissini düşünüyorum. Bir çıkış, bir ihtimal daha yok muydu! Ölümü kabullenememek bu olmalı: Hep başka ihtimalin izini sürmek. Hrant Dink o sabah o sokaktan geçmeseydi, Vedat Aydın o akşam başka bir evde olsaydı, Musa Anter o araca binmeseydi, Ahmet Kaya hapiste olsaydı, Tahir hapiste olsaydı, Sabahattin Ali hapiste olsaydı…

Tahir’in o gün orada olmamasını sağlayacak başka ihtimaller de olabilirdi. AKP’nin ve ondan önceki iktidarların hep arkasına saklanarak iktidar devşirdiği yüzde 10’luk seçim barajı olmasaydı, 2002 seçimlerinde Tahir Şırnak’tan milletvekili olacaktı. Şırnak halkı ona bu oyu, bu yetkiyi vermişti. Fakat aday olduğu parti seçim barajını aşamadı. Tahir daha sonra seçim barajı davasının AİHM’deki avukatlığını yaptı. Barajı kaldırtamadı ama bu hak gaspını Avrupa’da tescil ettirdi. Evet, Tahir o zaman demokrasi gaspı olan baraja takılmasaydı, büyük olasılıkla bugün hayatta, belki hâlâ Meclis’te olurdu. Bir sürü başka ihtimal daha sayabiliriz. TV kanalında sarfettiği sözlere açıklık getirmesine müsaade edilseydi mesela? O kadar hedef gösterildikten sonra bir an olsun korkup… Ama tanıyan bilir: Tahir, korkuyu hep başkaları için hissederek mücadele etmiş ve bu mücadelede kendini adamış bir savunucuydu. Sonuna kadar inatçı ve bir o kadar da ketum bir avukat olarak Tahir’in önemli özelliklerinden biri de asla yeniliğe kapılarını kapatmamasıydı. Kendini sürekli yenilemesi, yürüttüğü mücadelenin öneminin farkındalığıyla ilgiliydi.

Diyarbakır Barosu’nun en ağır bedeli

Biliyorum, ölüm, geri dönüşü olmayan bir yolculuk. Artık her ihtimal, sadece hüznümüzü artırmaya sebep… Onu koruyamamış olmanın ağırlığı hepimizin üstünde bir karabasan gibi duracak uzun bir süre. Lakin unutmayacağız! Tahir’i öyle yüzükoyun, yerde, Dört Ayaklı Minare’nin altında bırakmayacağız. Sorumluların ortaya çıkarılıp yargılanması için hukuk mücadelesinin yanında, içinde olacağız. Kaybettiğimiz sadece bir dostumuz değil, otuz yıllık bir birikimin temsilcisi, taşıyıcısıdır. Tahir’in bu ülkenin mazlumları için, insanlık onuru için, demokrasi ve özgürlükler için yapacağı sayısız katkı vardı. Kendisi de her zaman bunun bilincinde olarak hareket ediyordu. Onlarca avukat, hak savunucusu yetiştirmiş, işini büyük bir titizlikle yürütmüş, sayısız olayın tanığı, mağduru olmuş, üstelik tüm bunları çok genç yaşına rağmen gerçekleştirmiş olan Tahir, Diyarbakır Barosu’nun tarihi boyunca verdiği sayısız bedelden en ağırıydı.

Bir TV programında sarfettiği ve tamamen dü- şünce özgürlüğü kapsamında değerlendirilebilecek, belki bir yıl önce söylense üstünde bile durulmayacak cümlesi üzerine düğmeye basıldı. Soruşturma başlatan savcı talimatla ifadesini alabilecekken, sanki Tahir kaçıyormuş gibi Baro basıldı, onlarca polis nezaretinde gözaltına alınıp İstanbul’a getirildi. Herkese hedef gösterildi. Tahir zaten itirafçıların, suça karışmış korucuların, eski komutanların, polis şeflerinin hedefi konumundaydı. 1990’larda işledikleri suçlardan yakayı sıyırdıklarını zannettikleri dönemde Tahir karşılarına çıkmış ve bir çoğunu sanık sandalyesine oturtmuştu. Tahir’in hedef haline getirilmesi suçlularda derin bir gevşeme yaratmıştı.

Açık söyleyeyim, bölge baroları dışındaki barolar Tahir’e sahip çıkmadı. Mahçup bir destek sunanlar da “görüşlerine katılmasak da” şerhini koyma mecburiyeti hissetti. Göz göre göre gitti Tahir. Olayın olduğu gün mesela, Sur İçi gibi aylardır çatışma alanı olan bir bölgede eğer kolluk güçleri “can güvenliğinizi sağlayamayız” dese, Tahir o açıklamayı başka bir yerde yapardı. Basın açıklaması öncesinde yaşanan çatışma, pekala engellenebilirdi. Ama ne dersek boş; Tahir’in fermanı yazılmıştı bir kere…

Ölüm pahasına yaşam hakkı mücadelesi

Günü geldi birbirimizin avukatlığını yaptık, günü geldi Baro seçimlerinde karşılıklı aday olduk. Karşılıklı Baro başkan adaylığı süreçlerinde birbirimizi asla kırmayışımız, Diyarbakır Barosu’nun gerek bölgedeki gerekse tüm Türkiye’deki STK’ların içinde maalesef eşine pek rastlanmayacak bir olgunluk örneğiydi. Asla birbirimize verdiğimiz kıymeti unutmadık. Tahir dahil, bizim kuşağımız ensesinde namlunun soğukluğunu hissederek insan hakları mücadelesini yürüttü. 1980’lerde Diyarbakır Cezaevi’nden yükselen çığlıklar, işlenen cinayetler, tüm bölgeye hakim olan o haki renk, önümüze iki seçenek sunuyordu: Ya topyekun olarak bu şiddet iklimine rıza gösterecek, her türlü insan hakları ihlallerini, onur kırıcı uygulamaları, küçük düşürülmeleri, hiçbir canlıya reva olmayan her türlü şiddeti görmezden gelecektik veya buna karşı insan hakları mücadelesi yürütecektik. Hem de ölüm pahasına!

İnsan hakkı adına yapılan hiçbir itiraz kişisel değildir. Başkasının hakkına sahip çıkmak, kendine, onuruna ve dahi tüm insanlığa sahip çıkmaktır. Tahir Elçi, insanlık onuruna daha genç yaşta sahip çıkan bir avukattı. 1993’te Cizre cayır cayır yanarken, o da halkını savunmak için avukatlık cübbesini giymişti. Fakat zalime karşı mazlumun hakkını savunmaya çalışan avukatlar hedefe kondu. Aralarında Tahir’in de bulunduğu otuza yakın avukat gözaltına alındı. 16’sı tutuklandı. Tahir ve arkadaşları günlerce çok ağır işkencelere maruz kaldılar. Henüz yolun başındayken yıldırmaya çalıştılar. Ama işkenceyi ortadan kaldırmak için mücedele eden ve bu mücadeleden asla taviz vermemeye niyetli bir avukatı işkence yaparak yolundan saptıramazsınız. Tahir, sayısız faili meçhul davasının takipçisi oldu. İğneyle kuyu kazar gibi delil topladı ve çok sayıda faili sanık sandalyesine oturttu. Şimdilerde teker teker AKP’nin büyük hesapları dolayısıyla hüküm giymekten kurtulsalar da, 1990’lardaki faili meçhul olayların sorumlularını sanık sandalyesine oturtan kişiydi Tahir. Sessiz, sakin ama cesaretle mücadelesini yürüttü. Onun ölümü, insanlık suçu işlemişlere rahat nefes aldırmasın sakın! Evet, onu ensesinden vuranlar, aynı zamanda Tahir’in onlarda yarattığı korkunun da intikamını aldıklarını zannediyor olabilir. Fakat Diyarbakır Barosu’nu ve orada insan hakları mücadelesi yürüten avukatları yakından tanıyan biri olarak söylemeliyim ki, Tahir’i öldürerek bu mücadelenin yolcularını sindiremeyecekler. Aksine, bu alçakça suikast daha da kararlı, daha da keskin bir insan hakları mücadelesini yükseltecektir. Diyarbakır Barosu’nun yapısını, tarihini bilen biri olarak söylüyorum ki, bu Baro çatısı altında çalışan hak savunucuları Tahir Elci suikastından sonra on yıllardır yürüttüğü eşsiz mücadeleyi yükselterek, insanlık onuruna kastedenlerin korkulu rüyası olmaya devam edecek. Keşke Tahir Elçi, bu mücadelenin öncülerinden biri olmayı sürdürebilseydi ama onun yokluğu, insanlık onuru için verilecek mücadeleyi daha da elzem kılıyor. Tahir’in bedeni de ruhu da artık Dört Ayaklı Minare’nin dibinde değil, en tepesinde duracak. Onu öldürerek etkisizleştirdiklerini zannedenler, insanlık onuru mücadelesinin ve Tahir’in mirasının gücünü er veya geç görecektir!

Yayınlanma tarihi

25/01/2016

Kategori Listesi