Ulaşılamayan Gerçekler ve Adalet / Saniye Karakaş

SANİYE KARAKAŞ

17 Aralık 2013 tarihinden beri Hükümet ile Gülen cemaati arasındaki güç/çıkar savaşı neticesinde tanıklık ettiğimiz yolsuzluk operasyonları, yüzlerce polis ve savcının görev yerinin değiştirilmesi, yargı bağımsızlığı tartışmaları, medya sansürü, yolsuzluğa adı bulaşmış olanların alelacele tahliye edilmeleri, bazı kanunlara hükümetin ihtiyaçları (çıkarları) çerçevesinde yeniden şekil verilmesi, kaset/tape savaşları, Berkin Elvan’ın öldürülmesiyle ilgili olaylar ve Twitter’ın kapatılması, toplumun adalete olan inancını temelden sarsmış, vicdanları bir kez daha kanatmış ve bu ülkede yargı başta olmak üzere devletin bütün kurumlarının iktidarın hizmetinde olduğu gerçeği ile bir kez daha yüzleşmemizi sağlamıştır.

Vicdanları kanatan bir diğer gelişme ise İlker Başbuğ, Veli Küçük ve diğer Ergenekon sanıklarının, Danıştay Davası sanığı ve Zirve Davası sanıkları gibi, Türkiye’nin en karanlık dönemlerini temsil eden ve ağır insan hakları ihlallerinden sorumlu olan isimlerin tahliye edilmeleri oldu. Daha üç yıl önce, sayısız yargısız infaz ve kayıp olaylarının başlıca sorumlularından olan Hizbullah üyeleri de benzer bir şekilde, tutuklama süresinin 10 yıl ile sınırlandırılmasıyla serbest bırakılıp kayıplara karışmışlardı. Bu kişilerin sorumlu olduğu ağır insan hakları ihlallerinden mağdur olanlara devletin reva gördüğü muamele ise, çocuklarının bulunabilen kemiklerini teslim etmek olmuştur. Gündemde hak ettiği yeri almadığı için hatırlatmakta fayda var; 19 yıl önce Mardin’de gözaltına alınıp, kendisinden bir daha haber alınamayan Abdurrahman Coşkun’un kemikleri bir su kuyusunda bulunup, Adli Tıp tarafından kimlik tespiti yapıldıktan sonra 14 Mart 2014 tarihinde ailesine teslim edildi. Yine aynı şekilde bundan 19 yıl önce, yine Mardin’de gözaltına alındıktan sonra kendilerinden haber alınamayan Kemal Birlik, Zeki Alabalık, A.Baki Birlik ve Zübeyir Birlik’in de kemikleri eski bir su kuyusunda bulunmuştu. Kemikler, 22 Mart 2014 tarihinde ailelerine teslim edildi. İnsan Hakları Derneği Mardin Şubesi’ne göre, sadece Mardin bölgesinde 55 kayıp vakası mevcut ve şu ana kadar bunların arasından yalnızca 22 kişinin kemiklerine ulaşıldı. Türkiye genelinde halen binlerce kayıp mevcut ve bu kayıpların bulunabilmesi ve kayıplardan sorumlu olan faillerin ortaya çıkarılıp cezalandırılmasına yönelik bir siyasi irade ortaya konmuyor. Aksine, failler, devletin koruma zırhı altında görevlerine devam ederken, mağdur veya mağdur yakınlarının gerçeğe ve adalete ulaşmaları engelleniyor.  

Uluslararası Sözleşmelerde Gerçeğe Ulaşma Hakkı

Gerçeğe ulaşma hakkı, devletin uluslararası insan hakları hukukundan doğan başlıca sorumluluklarından biridir. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiseri Navi Pillay’a göre gerçeğe ulaşma hakkı, ihlaller hakkındaki gerçeği tam ve eksiksiz bilmeyi gerektirir. Bununla kastedilen, ihlallerin kimler tarafından gerçekleştirildiği ve nedenleri dâhil olmak üzere, ihlallerin gerçekleştirildiği özel koşullar hakkında,  kayıplarla ilgili olarak ise, mağdurun akıbeti ve nerede olduğu hakkında bilgi sahibi olmaktır. Gerçeğe ulaşma hakkı, ulusal, uluslararası ve bölgesel düzeyde gelişmeye devam eden bir haktır. Bu hak, birçok uluslararası sözleşme tarafından ayrı bir hak olarak kabul edilmektedir. Cenevre Sözleşmeleri I. Protokol’ün[1] 32’nci maddesi, ailelerin, kaybolan yakınlarının akıbetini öğrenme hakkı olduğunu ifade etmektedir. 2006 tarihli Birleşmiş Milletler “Bütün Kişilerin Zorla Kaybedilmeden Korunmasına Dair Uluslararası Sözleşmesi”nin[2] başlangıç bölümü ise, kaybedilen kişilerin akıbeti ve kaybedilme koşulları ile ilgili olarak gerçeği bilme hakkından söz etmekte ve aynı sözleşmenin 24’üncü maddesi, mağdur her kişinin, gözaltında kayıp olayının koşulları ile ilgili gerçekleri, soruşturmanın safhalarını ve sonuçlarını ve kaybolan kişinin akıbetini bilme hakkı olduğunu ve taraf devletlerin, bu açıdan gerekli önlemleri alması gerektiğini belirtmektedir.

Gerçeğe ulaşma hakkı, uygulanabilir bir hak olarak yasal dayanağını, uluslararası sözleşmelerde belirtilen iki temel koruma kategorisinden almaktadır. Bunlardan ilki, devletlerin, gözaltında kaybedilen kişilerin akıbetini ortaya çıkaramamalarının aile üyeleri açısından kötü muamele olarak değerlendirilmesi ve bunun, devam eden bir ihlal olması, ikincisi ise devletlerin, gözaltında bulundurdukları kişilere karşı işlenen suçlarla ilgili olarak soruşturma ve kovuşturma yürütmemeleri durumudur. Gerçeğe ulaşma hakkı kavramı, ilk olarak kayıp aileleri tarafından Amerikalılar-arası Mahkeme’ye yapılan başvuruda kullanılmış ve daha sonra bu kavramın altında yatan temel ilkeler, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından da kabul edilmiştir.[3] Amerikalılar-arası Mahkeme, Blake-Guatemala[4] davasında, 1985 yılında Nicholas Blake isimli gazeteci ile Griffith Davis isimli fotoğrafçısının kayıp edilmesi ile ilgili olarak, Blake’in ailesinin süregelen acısının, Blake’in kaybedilmesinin ve devletin olayla ilgili olarak soruşturma yürütme konusundaki başarısızlığının doğrudan sonucu olduğunu ifade etmiş ve bu nedenle Guatemala Devletinin, Amerikalılar-arası İnsan Hakları Sözleşmesinin, insanlık dışı muamele yasağını düzenleyen 5’inci maddesini ihlal ettiğine karar vermiştir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de Kıbrıs/Türkiye davasında, 1974 yılında meydana gelen olaylar sırasında kaybolan Kıbrıslı Rumlarla ilgili olarak verdiği kararda, kaybolan kişilerin akıbeti hakkında hiçbir bilgi sahibi olamayan akrabalarının, zaman içerisinde silinmeyecek derecede şiddetli üzüntü ve endişeye mahkûm edildiklerini belirtmiştir. Mahkeme ayrıca, bu olayların, kaybolan ve akıbetleri hakkında makamların hiçbir bilgi vermediği kişilerin, ailelerinin zihinlerinde hala canlı olduğunu, ailelerin, kaybolan akrabalarının ölüp ölmediğini, gözaltından çıkıp çıkmadığını bilememenin acısıyla yaşadıklarını ve davalı devlet makamlarının, kaybolan ailelerin endişe ve feryatları karşısında sessiz kalmasının, sözleşmenin 3’üncü maddesi kapsamında, insanlık dışı bir muamele derecesine ulaştığı sonucuna varmıştır. [5]

Bu kararlardan anlaşıldığı gibi mağdurların hakları, sadece gerçeğe ulaşmak ile sınırlı değildir. Aynı zamanda ihlallerle ilgili etkili soruşturmanın başlatılıp faillerin belirlenmesi ve cezalandırılması gerekmektedir. Yani mağdurların gerçeğe ulaşma hakkı aynı zamanda adalete ulaşmalarıyla mümkündür. Bu yükümlülüklerin yerine getirilmemesi, cezasızlık durumunun devam etmesine yol açmakta ve yeni ihlallerin gerçekleşmesine zemin hazırlamaktadır. Bu aynı zamanda mağdurların çektikleri acıların hafiflemesine engel oluşturmaktadır.

Toplumların Gerçeğe Ulaşma Hakkı için Hakikat Komisyonları

Gerçeğe ulaşma hakkı, bireysel bir hak olduğu kadar toplu bir haktır da ve sadece kayıplar açısından değil, yargısız infaz ve işkence gibi diğer ağır insan hakları ihlalleri açısından da uygulanabilir bir haktır. BM İnsan Hakları Konseyi, 12 Ekim 2009 tarihinde, gerçeğe ulaşma hakkı ile ilgili olarak bir karar kabul etmiş ve devletlere, mağdurların veya mağdur yakınlarının, ağır insan hakları ihlalleri ile ilgili olarak gerçeğe ulaşma çabalarını kolaylaştırmak için bazı adımlar atmaları çağrısında bulunmuştur.  Konsey bu kararında, toplumun ve bireylerin kendi hükümetlerinin karar alma mekanizması ve eylemleri ile ilgili bilgilere, sonuna kadar elverdiği ölçüde ulaşma hakkına sahip olduğunu belirtmiştir.[6] Toplumların bu bilgilere ulaşma hakkı, yani yaşanan ihlallerle ilgili gerçekler hakkında tam ve eksiksiz bilgilendirilmeleri, geçmişin anlaşılması, hak ihlallerinin tekrar yaşanmaması, barışın yeniden inşa edilmesi ve muhafazası açısından hayati önemdedir. İşte bu nedenden dolayı birçok ülkede, geçmişte yaşanan ihlalleri ortaya çıkarmak, toplumsal uzlaşmayı ve barışı sağlamak için ‘hakikat komisyonları’ kurulmuştur. Güney Afrika İnsan Hakları Vakfı İcra Direktörü Yasmin Sooka’nın belirttiği gibi, demokrasiye geçiş, cezasızlıkla mücadele ve geçmişte yaşanan kitlesel insan hakları ihlallerinin bıraktığı izlerin aşılabilmesi için, gerçeğe ulaşma hakkı şarttır.

Sonuç

Sonuç olarak, mağdurların acılarını hafifletmek, faillerin cezasızlık durumlarını sona erdirmek ve toplumsal barışı ve uzlaşmayı sağlayarak demokrasi ve hukuk devleti ilkelerini hayata geçirmek için, yukarıda açıklanan yükümlülüklerin zaman kaybetmeden yerine getirilmesi gereklidir. Bu yükümlülükler, Abdurrahman Coşkun ve diğer kayıplar için geçerli olduğu kadar, Berkin Elvan, Uğur Kaymaz, Roboski ve daha diğer birçok sayısız insan hakları ihlalleri için de geçerlidir. Bunlar yerine getirilene kadar, kapanmayan sayfalara ve dinmeyen acılara yenileri eklenecektir. Stanley Cohen, kuşaklar boyu süren inkârlar, yalanlar, örtbas etmeler ve kaçamaklı yanıtlara rağmen, mağdurlarda, tam olarak neler olduğunu öğrenmek için neredeyse obsesif bir isteğin var olduğunu ifade etmektedir. Bunun Türkiye’deki en bariz örneklerinden biri Cumartesi anneleri ve Roboskili ailelerdir. Devletin, failleri ödüllendirme, ihlalleri görmezden gelme ya da teşvik etme politikası devam ettikçe, Cumartesi anneleri, Roboskili aileler ve diğer mağdurların gerçeğe ve adalete ulaşmak için ısrarlı mücadeleleri, aradan ne kadar zaman geçerse geçsin devam edecektir.


[1] Cenevre Sözleşmesi 1 No’lu Ek Protokol: http://insanhaklarimerkezi.bilgi.edu.tr/Books/khuku/insancil_hukuk_baglaminda_kadinlara_yonelik_cinsel_siddet/insancil_hukuk_baglaminda_cinsel_siddet_cenevre_sozlesmeleri.pdf

[2] Sözleşme’nin Türkçe metni için: http://www.ihop.org.tr/index.php?option=com_content&view=article&id=404:buetuen-kiilerin-zorla-kaybedilmeden-korunmasna-dair-uluslararas-soezleme&catid=33:ceviriler&Itemid=114

[3] Dermot Groome ‘The Right to Truth in the Fight against Impunity’ Berkeley Journal of International Law, 2011

[4] Blake /Guatemala,  (24 Ocak 1998), Amerikalılar-arası İnsan Hakları Mahkemesi

[5] Kıbrıs/Türkiye  (25781/94) 10 Mayıs 2001, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi

[6] Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi Kararı ‘Gerçeğe Ulaşma Hakkı’ 12.Oturum, 12 Ekim 2009 (http://daccess-dds-ny.un.org/doc/RESOLUTION/GEN/G09/165/99/PDF/G0916599.pdf?OpenElement)

Yayınlanma tarihi

01/04/2014

Kategori Listesi